OSMAN ÖZTÜRK’ÜN YENİ ŞİİR KİTABI ALMANYA’DA ÇIKTI
16 Ağustos 2018
GÜVENLİ OKUL ÇALIŞTAYI BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİNDE GERÇEKLEŞTİ
22 Eylül 2018

Türk Eğitimin Duayeni Enver Yücel’in “HAYATIM EĞİTİM” İsimli Yeni Kitabında Bana Dair Anılar…

“Bir dostu olmalı insanın onunla doğup onunla büyümeli,
Çocukluğunu da gençliğini de onunla yaşamış olmalı.
Geçen seneleri ardından yığılmalı hatıraları gün be gün,
Yaşlılığında bile dayanmalı elindeki değneğe dört elle”

BAKRAÇ şiir kitabımda yer alan bu dizelerdeki DOST kelimesinin karşılığıdır Enver Yücel. Enver gibi bir dostu olmalı insanın, umut aşılamalı, ışık olmalı…Kattığı değerle maziyi hatırlanır kılmalı. Çocukluğumun en güzel anılarını birlikte paylaştığım, dostum, sırdaşım, yol arkadaşım Enver Yücel’in yazmış olduğu “HAYATIM EĞİTİM” isimli yeni kitabı,  beni bir kez daha her anısı sevgi, kardeşlik dolu, dostluk dolu o maziye götürdü.

Enver ile başlayan bu hayat öykümüz yine aynı çocukluk, dostluk ve arkadaşlık duygularıyla sürüyor. Hayatını eğitime adayan, eğitime katkılarıyla ülkemizde ve dünyada saygın bir yeri olan Enver Yücel’in yaşam öyküsü, aslında bir Anadolu çocuğunun hayallerinin peşinden koşarak, adını altın harflerle geleceğe yazdırmasının hikayesi, onurlu bir yaşam mücadelesidir.

‘Hayatım Eğitim’ aynı zamanda bir kılavuzdur, bir rehberdir başarı yoluna uzanan…Kitabı okurken duygu seli yaşadım ve de dostluğumun haklı gururunu…O anılarda ben de varım, dostluğumuz var, tüm içtenliği tüm yalınlığıyla…

Acı, hüzün, mutluluk, başarı, liderlik, çağdaşlık, vizyon, misyon, motivasyon, yaratıcılık, yetenek, cesaret, azim, merhamet ve hasret kavramının iç içe işlediği bu kitapta bir yer bulmak, o günlerin unutulmaz anılarında yer almak benim için harikulade bir duygu…Teşekkürler dostum, hem kendim hem ülkem adına…Ne çok değer kattın bu topraklara, ne çok gönüle dokundun, umut oldun, can oldun. Geleceğe yazdırdın adını altın harflerle ve geleceğe bir imza attın silinmecesine… Ömrün uzun, başarıların daim olsun…

Enver Yücel’in “HAYATIM EĞİTİM” İsimli Yeni Kitabında Bana Dair Anılar…

İlkokul; Arkadaşlık ve Yaramazlık Yıllarım

ENVER YÜCEL 

İlkokulu, kendi köyümde okudum. Ne güzel çocukluk yıllarıydı onlar! Okuldan önce annem veya iki ablamdan biri karnımı doyurur ya da okulda yemem için elime bir şeyler tutuştururdu. En yakın komşularımız Osman Öztürk’lerdi. Evlerimizin arası 200 metredir. En yakın, en sevdiğim arkadaşım da Osman’dı. Okula birlikte giderdik. Ama ne gidiş!

O günlerden biriydi. Evden çıktığımda yağmayan yağmur ne zaman başlamıştı, ıslanmış mıydım, farkında bile değildim. Kapının yirmi otuz adım uzağında küçücük bir teneke kutu bulmuştum. O an, evimizin önündeki fındık serdiğimiz o düzlük alan benim için bir futbol sahası olmuştu ve teneke kutu da bir futbol topu!

Hayalimde herkesi çalımlayarak koşuyordum: “Beşiktaş! Şampiyon Beşiktaş!”

Osman’ın sesiyle hayal dünyamdan çıkıp Şeyhli’ye ve çamur içindeki okul yoluna dönmüştüm:

“-Enver nerede kaldın? Islandım seni beklerken.”

Tekmeleyip getirdiğim teneke parçasını görünce sevinçten mavi gözleri kocaman açılan Osman da katılmıştı iki kişilik futbol şölenimize. Evle okul arası kısa sayılmazdı, iki üç kilometrelik bir yoldu. Hemen hemen hiç araç geçmezdi o yıllarda o yoldan. Orası, okulla ev arasında sanki sadece bizimdi! Teneke kutuyu tekmeleyerek,  koşuşarak ve çamura batarak gitmiştik okula. Kan ter içindeydik. Dersin bitmesini dört gözle beklemiş ve dönüşte tek­ meleyecek bir başka top (!) bulmuştuk! Yine çamur, yine kan ter içindeydik.

Bizim fındık harmanına ulaştığımızda keyfimize diyecek yoktu. Harman, sağı solu ağaçlarla örtülü bir tünele benzeyen o çamurlu okul yolu gibi değildi; düzdü, genişti! Orada top oynamaya koyulmuştuk. Zamanın hızla geçtiğini, havanın epeyce karardığını fark edemiyorduk. Tabii, harman yerinin o yağmurda, sürülmüş bir tarlaya döndüğünü de.

Her günümüz aşağı yukarı böyleydi ve biz her çocuk gibi; yorgunluğu, acıkmayı, yağmuru, çamuru umursamadan hatta hissetmeden yaşamayı seviyorduk. Ara sıra topumuz bir camı kırdığında   arkadaşlarım kaçıp bir yerlere saklanırken benim olduğum yerden ayrılmayıp suçu üstlenişimin ve bütün azarlara katlanışımın bile tadı başkaydı. O oyunlar anılarımda ve o oyunların tadı damağımda kaldı ama çocukla oyun arasındaki şu büyülü ilişkiyi hep önemsedim: Oyun, çok iyi eğiten bir okuldur.

Neden sonra harmanın kenarında babamı görmüştük. Bir anda, ne patladığı için içini bezlerle doldurup diktiğim naylon top kalmıştı ortada, ne çığlıklarımız. Sanki bütün dünyada hareketler durmuş, sesler kesilmişti. Ben de arkadaşım da çamura batmış küçük birer suçluluk heykeline dönüşmüştük. Babam sakince ve sadece,

“-Bu ne hal? Gidip temizleyin üstünüzü başınızı.” demişti. Ne beni azarlamıştı ne de Osman’ı.

Bizleri çok sevdiğini sözcüklere dökmezdi, yana yakıla anlatmazdı. Duru­ şundan, tutumundan biz anlardık. Eskilerin “lisan-ı hal” dediği böyle özel ve evrensel bir dili vardı babamın. Ben ve Osman o gün bir kez daha anlamıştık onun,  köyün bütün çocuklarını  kendi çocuklarıymış  gibi sevdiğini.

Osman’la ilkokuldan sonra ortaokulda da birlikte okuduk. Ortaokuldan sonra ben Haydarpaşa Lisesinde okumak için İstanbul’a gittim, o da sınavlarını kazandığı Polis Kolejinde okumak için Ankara’ya gitti.

O gidişlerle birlikte ortak anılarla dolu çocukluğumuz da bitiyor, araya uzun ayrılık yılları giriyordu.

Şimdi iyi biliyorum ki ne o yıllar silebiliyor sevgileri, dostlukları; ne yaşamın bin bir yükü ne gerçekleştirmek uğruna peşinden koştuğumuz hayallerimiz, ideallerimiz … Emekli Emniyet Müdürü bu arkadaşım ve ben; ağarmış saçlarımızla hala aynı sevgi, saygı ve dostluk içindeyiz. Ve köydeki evlerimiz hala komşu. Ben o evleri, o fındık harmanını, o çocukluk günlerimi hep özlerim. Her fırsatta oraya koşarım ve her defasında çocukluğumu hala oralarda yaşıyor bulurum.

Yaşar Kemal bir sohbetimizde,

“-İnsan köklerinden kopamaz; nerede yaşarsa yaşasın, doğduğu yer gönlünde hep ışılar durur.”  demişti.

Haklıymış.

 

Türkiye’nin Gururu Oldu Her Zaman

Osman ÖZTÜRK

60’lı yıllar, 5-6 yaşlarında birer çelimsiz çocuk olarak ürkek adımlarla ha­ yat denilen uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıktığımız yıllardı. Yemyeşil fındık bahçeleriyle örtülü köyümüzün inci taneleri gibi sıralanmış irili ufaklı tepeleri arasında geçen çocukluk yıllarından hayatı öğrenmeye, anlamaya ve sorgula­ maya başladığımız başka dünyaları keşfetme yolculuğuydu bu. Şeyhli köyü­ nün eski ilkokuluna her gün tenha patika yollardan derby lastikten ayakkabılarımızla çamurlara bata çıka yürüyüp gittiğimiz zamanlardı.

Eski yıllar, birbirlerine akrabalık ve köylülük bağıyla bağlı köylülerin kom­ şu mahallelerde fakir ama mutlu yaşadıkları güzel yıllardı.

Evden okula gidip gelirken genellikle yolumuz en çok Enver’le kesişirdi. Bitmez tükenmez o ıssız okul yolunu birlikte yürürdük çoğu zaman. Yol boyunca hayallerimizden konuşurduk. Kim bilir kaç hayal peydahlanırdı umur dolu gözlerimizde.

Enver sessiz, sakin ve duygularını içinde saklayan, az ve öz konuşan bir çocuktu. Ortaya attığı düşünceyi sonuna kadar savunan, farklı bakış açısı ve argümanlarıyla konuya anlamlar katan bir öğrenciydi. İlişkilerinde ve davranışlarında öz güvenli ve cesaretliydi. Herkesle tartışan ya da samimi olan bir çocuk değildi. Arkadaş ilişkilerinde mesafeli ve seçiciydi. Sevdikleriyle çok samimi ve şakacı, iyi tanımadıklarına karşı ise mesafeliydi. Davranışlarından ve seçtiği sözcüklerden kendine güven duyduğu anlaşılıyordu. Arkadaşlık iliş­ kilerinde, ciddi, güvenli, samimi ve güçlü duygularla öne çıkıyordu. Az gülse de ciddi bakışlarının altında sıcacık bir yüreğe sahipti. Duygularını içinde saklar ve öyle kolayca herkese göstermezdi.

Öyle çoktu ki hayallerimiz… Her hayal bir ömür gerektiriyordu küçücük düşlerimizde. Enver küçük şeylerle uğraşmazdı hiç, hep büyük şeylere odaklanırdı. Aklı ticaretteydi, memurluğu ya da küçük bir mesleğe girip hayatını en kısa yoldan kazanmayı aklından bile geçirmiyordu. Babası Hüseyin amca, Piraziz’i n en iyi tüccarlarından biriydi. Enver okul tatillerinde babasının fındık dükkanında zaman zaman çalışırdı. Ticarete meyli vardı.

Çocukluk yıllarımızın en büyük heyecanı ve sevinci kıran kırana yaptığımız futbol maçlarıydı. İkimiz de Beşiktaşlıydık, siyah beyazlı renklerin tutsağıydık. Enver güçlü fiziğiyle sert ve iyi futbol oynardı. Kuvvetli bir sol ayağa sahipti, topu sol ayağına geçirdiğinde çok sert şutlar atardı. Kaleye attığı şimşek gibi şutlar hayli sarsardı kalecilik yapanları. Vurduğu top yüzüne  veya vücuduna geldiğinde acıdan sarsılırdı insan. Tükenmek bilmeyen enerjisi ve hırsıyla son ana kadar bırakmazdı hiçbir maçı.

Kaya gibi sağlamdı mücadele ederken. Enver korkup kaçan bir çocuk değildi.  Söylediği sözün, yaptığı işin arkasında dururdu. Benim gibi tüm arkadaşlarının güvenine sahipti.   Cesaret ve sorumluluk sahibiydi. Az ama öz konuşurdu. Arkadaşlarını çevresinde bir ara­ ya getirme yetisine sahipti. Kırılabilecek bir çocuk değildi. Soğuk gibi duran bir görünüşün altında sıcacık bir kalbi vardı.

1975 yılıydı. Bir gün Enver’den bir mektup aldım İstanbul’da buluşalım diye.

Ankara’dan İstanbul’a geldim. Bir otobüse binerek bir öğle sonrası Enver’in verdiği adrese sora sora ulaştım. Laleli Sokağı’nda arastada iki üç katlı küçük bir binanın kapısını çaldım. Dar sokağın içinden geçtikten sonra duvarları boyasız kapısında Uğur Dershanesi yazan binadan içimde kabaran sevinçli bir heyecanla içeri girdim. Yıllar sonra çocukluk arkadaşım gülen gözlerle karşımdaydı. Birbirimize en yalın ve temiz duygularla kardeşçesine sarıldık.

Üstünde beyaz bir önlük vardı.

“-Hey be, yıllar oldu görüşemedik, hayat mücadelesine girdik bak Osman!” dedi.

Enver beyaz önlük ve daha da serpilen boyuyla karşıma çıkınca sevincim­ den çok duygulanmıştım. Kocaman İstanbul şehrinde hayata tutunmuş, iş güç sahibi olmuştu. Hayat bizi bir köyden farklı gurbetlere sürüklemişti. Has­ ret yüklüydü geride kalan yıllarımız.

Enver Yücel benim için çocukluk arkadaşım olmasının yanında hayranlık verici çalışkanlığı, cesareti, eşsiz dostluğu, yaratıcılığı ve en önemlisi de öncülüğü ve liderliğiyle örnek bir değer ve kişiliğe sahip olmasıydı. İleri görüşlülüğü ve her olayda bir öngörüye sahip olma özelliği onu farklı kılardı. Sev­ diklerinin hayatına dokunarak onların geleceğini şekillendirmekteki becerisi herkesin ona saygı duymasını sağlıyordu.

Sevdiklerini çok seven, yardım eden, sahiplenen ve özellikle yetenekli gençleri bir yetenek avcısı gibi bulup keşfetme özelliği çok az insanda bulunuyordu. Bu özelliği çocukluk yıllarında girdiği ortamlardaki davranışlarından ve arkadaş ilişkilerinden de fark edilebiliyordu. İnsanların yaşamına katkı vermeyi sorumluluğu olarak gören gönlü büyük, gözü tok iyi bir insanın tüm niteliklerini taşıyordu benliğinde.

14-23 Aralık tarihlerinde BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un verdiği “Birleşmiş Milletler Global Eğitime Katkı Ödülü” törenine katılmak için gittiğim New York’ta büyük bir gurur gecesi yaşadım.  Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’e verilen bu ödül, geceye katılan herkesi sevince boğarken Türkiye adına büyük bir eğitim başarısını zirveye taşıyordu. Karadeniz’in yeşil cenneti Giresun’un küçük bir köyünden okuyup adam olmak için gurbete sürüklenen bir çocuğun gurur duyulacak bir öyküsüydü bu.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ nin elinden ödülünü alırken ben köy çocuklarının sevinç çığlıklarını ve gözyaşlarını duyar gibi oluyordum. Yaptığı iyilikler yaşadığım bunca anının içinden bir bir boy veriyordu sanki.

Bir ödül gecesinin gerisinde kalan anıların ve o anılara neden olan gerçek öykülerin kahramanıdır o ödülü alan kişilik. O, Türkiye’nin gururu oldu her zaman.

2013 yılında Özel Güvenlik Hizmetleri ve Güvenli Okul Projesi kapsamında iş ve çalışma yapmak amacıyla CSG güvenlik şirketini kurarak ulusal ve uluslararası ölçekte faaliyetlere başladık. Türkiye gündemine Güvenli Okul kavramını ve projesini getirdik. Enver Bey’in geleceği gören değişim ve gelişime açık sezgisi ve öngörüsü bu alanda da kendini göstermişti. Yaptığım her çalışmayı desteklemesi ve daha güvenli okul iklimi oluşturma çabalarıma katkısını asla unutamam.

“Birleşmiş Milletler Global Eğitime Katkı Ödülü” alan Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti ve BUEK Başkanı Enver Yücel; Türkiye’de akademik aşarının yükselmesi ve olası sorunların öngörülerek önlenmesi için devletin yanında üniversitelerin de etkin olmaları gerektiğini, evrensel anlamda eğitime katkı vermeye devam  edeceklerini  belirtti.

Bu söz ve düşünceleriyle ülkemizde çocukların daha güvenli okul iklimin­ de geleceğe hazırlanmalarının en büyük sorumluluğu ve sorumluluğumuz olduğunu da gösteriyordu.

Enver Yücel gibi ülkesi ve insanlarının geleceği için sorumluluk hissedip bu uğurda var gücüyle çalışan insanların çoğaldığı bir Türkiye, daha güçlü olacaktır.

 

DkZdayMXcAAHVeN DkZdayRX4AApY7C 1 23 4 5 6 foto3 foto2

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir