“Kelimelerin izdivacı” dediği şey, şiir olmalı Bekir Sami’nin… Herkesçe bilinen ve kullanılan kelimelerin izdivacını sağlayansa şairdir… Bu izah tarzı, kolay ve anlaşılır gibi olsa da, izdivacı sağlamak için doğuştan bazı yeteneklerinizin olması gerekir. Zira Yaşar Nabi’nin dediği gibi “şiir, marangozluk, kunduracılık gibi öğretilebilen (öğrenilebilen) bir san’at değil” doğuştan gelen bir yetenek gerektirmektedir.
Şiir ve şaire dair bir şeyler söyleme çabası içerisindeyim, lakin konuya nasıl gireceğimi de toparlayabilmiş değilim. Sözü Ahmet Hamdi Tanpınar’a bırakalım: “…mısra dediğimiz şey, deniz köpüğü gibi, göğün maviliği gibi, kendi hazinelerinde seyredildikçe mevcut ve güzel olan şeydir. Deniz köpüğünü dalgaların ucundan toplamaya kalkınız, avucunuzda birkaç damla tuzlu su kalır. Fakat dalgaların üstünde, o çalkantıların mucizesi, tacı ve süsü oldukça size Afroditi düşündürür, su perilerinin çıplak oyunlarını hatırlatır, kainatınızı bir yığın hayalle doldurur. Evet ne göklerin maviliği, ne denizin köpüğü yakalanamaz; fakat oldukları yerde aşk mabudesini doğururlar.”
Bu durumda bizim ne Bakraç, ne de Taflan Mevsimi’ndeki şiirlere diyecek bir şeyimiz yok; denizin köpüğü, göğün maviliği gibi yakalanması mümkün değil…
Çinliler görüntünün üç şekilde algılandığını söylerler. Senin kendini nasıl gördüğün, başkalarının seni nasıl gördüğü ve aynanın gerçeği yansıttığıdır. Biz bu yazımızda Osman ÖZTÜRK’ü nasıl gördüğümüzü izah etmeye çalışacağız.
Sanatı amaç değil, araç olarak kullanan Osman ÖZTÜRK’ü iki yıldır tanıyorum.
Futbol maçlarında zaman zaman aynı takımda, zaman zaman da rakip takımda beraber olduk. Futbol da olsa işi nasıl ciddiye aldığını, sinirlendiğini ve bir an kendisine atılan topa bakmayarak daldığına şahit oldum. Biliyorum ki, o anda bir şeylerin peşinde. Gerek çalım atışı, gerekse tenis oynarken raket tutuşu da içinde bir estetiğin yattığının göstergesidir.
Bir gün, bir tören esnasında kulağına eğilerek, “hayırlı olsun” dedim. Yanında bulunan bir il müdürümüz sordu “Neye hayırlı olsun? Cevap Emniyet müdürümüz Osman ÖZTÜRK’ten “Biz sadece işimizi yapmıyoruz, yazıyoruz da…” Çünkü benim Taflan Mevsimi için “hayırlı olsun” dediğimi hemen anlıyor.
Yine bir gün personeline sordum. “Müdürünüz çok mu sinirli? diye. El cevap “İş konusunda çok disiplinli ve sinirli. Detayları sorguluyor hemen. Cevap alamazsa çileden çıkıyor. Lakin şiirlerini okuyor, görüşümüzü soruyor. İşte o anda başka bir alemde oluyor.”
“Siz de şiirle ilgilenirken izin isteyin, veya raporunuzu sunun”
“O sizce öyle. Konunun nereye gideceğini hemen anlıyor ve fırsat vermiyor.”
Bu örnekler şairimizin hangi işle meşgul olursa olsun, işi ile şiiri birbirinden ayırdığının bir göstergesidir.
Yeniden şiire dönecek olursak: İnsan ancak yaşadıklarını görür ve hayatını tanzim eder. Bu nedenledir ki şiirlerini yazarken belirli bir konunun etrafında takılı kalmadığını görüyoruz Osman ÖZTÜRK’ün. Şiirlerinde genel anlamda temaları kendisinin seçmediğini, temaların onu seçtiğini anlıyoruz. Bir anlamda şiirleri her iklimde boy atıyor, her konuya değiniyor.
Görevi gereği, toplumla iç içe yaşaması, yapmış olduğu projeler, okumasının, yazmasının ve duygusallığının bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü şiirin kendisine kazandırdığı en büyük nimet, şiirsel eylemle insanın buluşma noktasını yakalayabilmiş olmasıdır.
Bakraç ve Taflan Mevsimi’nde hemen hemen her şiirin sonunda tarih var. Ancak Taflan Mevsimi’nde yoğun olmak üzere şiiri bitiriş saatleri de yer almaktadır. Genel olarak gece saatlerinde şiire yoğunlaştığını söylersek yanlış olmaz kanaatindeyiz. Gündüzleri iş yoğunluğu ile şiirini yaşasa da, geceleri bunları kâğıda dökmektedir.
21 Mart 2010 tarihinde göndermiş olduğu Dünya Şiir Günü ile ilgili mektubunda ne kadar bu konuya duyarlı olduğunu göstermektedir.
Şöyle başlıyor mektubuna:
“Bugün 21 Mart Dünya Şiir Günü, ancak gazete sayfalarında bir küçük yazıya, bir sütun habere rastlamak mümkün değil, birkaç gazete ise arka sayfaların aralığına sıkıştırılmış, birer cümleyle geçiştirilmiş sanki. Yorgun bir günün akşamında uzandığım koltuğumda kanaldan kanala geçerken bir kanalımızda Dünya şiir günü ile ilgili programı görünce kalp gözü ile dinlemeye başladım. Okunan birkaç şiirle uçup gittim, odamda alıcı kuşlar gibi gökyüzünün bilinmezliğine doğru yoruluncaya kadar kanat çırptım…”
Kalp gözü açık olanlar, veliler ve şairlerdir. Onun bu girizgahı beni de heyecanlandırmıştı. Bir Emniyet Müdürü, toplumun şiirden uzak olması karşısında acı çekiyor ve kıvranıyordu.
Mektubunu okumaya devam ettim:
“Şiir nedir ki sanki? ‘Okusan ne olur, okumasan ne olur’ diyebilir taş yürekler, derlerse de desinler. Şiir dudaklardan dökülen duygu yüklü sözler mi acaba? Dinlediğimizde delip geçmez mi her kelimesi yüreğimizi. Hüzünlendirir ayrılıklardan söz ettiğinde, coşturur kilitli sandıklarda saklanmış duygularımızı, günışığına çıkarmaz mı kalbimizin karanlık tünellerinde biriken sevdalarımızı. Birikir de birikir duygular, mevsimler bir bir geçerken…”
Haykırışa geçiyor mektubunun bu bölümünde Osman ÖZTÜRK; tıpkı Valery’nin dediği gibi: “Bir haykırışın gelişmesidir şiir…” Herkes susarken, susmayarak; herkes uyurken, uyanık kalarak… İçinin hıncını evinin duvarlarına savurarak… Acıyla, hüzünle, sitemle… Eline aldığı, boyası bitmeye yüz tutmuş kaleminden çıkan cümlelerle, duygularını enerji merkezine çevirerek…
Devam ediyor mektubuna:
“Her geçen gün büyüdükçe büyür duygular, bir gün taşar gönül penceresinden ve sevdalara dönüşür şairin kaleminde. Yırtık sayfalara yazılır kara kalemle. Acılar, hüzünler, özlemler anlatılır her kelimesinde ve sevdalar, ayrılıklar dökülür kalemin mürekkebinden. Kuytu köşelerinde gönlün, saklanan ve bir türlü anlatılamayan sürgün duygular, rehin alır kalemi. Ve hayallere tutsak kalır yüreğin. Anlatamadıkların yüreğinle savaşır ve heceleşir şiirde. Sen artık sen değilsindir. Senin duyguların değildir süre dönüşen, evrenin bir köşesinde yaşananlardır satır satır anlattığın, belki de, istesen de anlatamadığın, unuttuğunu sansan da unutamadığın. Umutlarını çizersin, gökkuşağının renkleriyle karalanmış kâğıtların üstüne, hasretini dökersin dizelere, sayfalara sığdırmaya çalışırsın duygularını; yüreğinin esintisini şiir diliyle sığdırmak istersin kitabın sayfalarına.”
Osman ÖZTÜRK’teki bu kıvranış, yeni oluşumların sancılarından başka bir şey değildir. Şair, ilham olarak değerlendirilen yazının ve şiirin doğum anını karşılamaktadır. Zaman gelmiş, duygular doruğa ulaşmıştır. Bundan sonrası kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Artık, şairin yapacağı bir şey kalmamış, ortaya çıkacak eseri okuyucuları ile paylaşacaktır. Bu duygular içerisinde kaleme almış olduğu mektup, diğer yazı ve şiirlerinin de nasıl ortaya çıktığının örneğini taşımaktadır.
Her şair, işte bu duygular içerisinde meydana getirir eserini. Toplum içerisinde, her bir fert gibi gezer, ancak konuşulmayanı konuşur, duyulmayanı duyar, görülmeyeni görür ve yaşadıklarını kaleme alır.
Bakraç ve Taflan Mevsimi’nin şairi İl Emniyet Müdürü Osman ÖZTÜRK’ü yazı hayatımıza katmış olduğu kitaplarından dolayı teşekkür ediyor, başarılar diliyoruz.
Vedat GÜNEŞ
Meteoroloji Bölge Müdürü